İhtilal ve Yaşlı Bakkal   


Mehmet Fikret ÜNALAN
Bu yazı 17.05.2014 02:59:45 tarihinde eklenmiş ve 558 kez görüntülenmiş.
"Her şey aslında bir gecede oldu. On iki Eylül bin dokuz yüz seksen
saat 03.00'de tanklar şehirlerde gezmeye başladığında bu aynı zamanda
yeni bir dönemi işaret ediyordu. Bu tarihten sonra birçok şey eskisi gibi
olmayacaktı, olmadı da..."

" Cuma günü saat 03.59'da Türkiye radyoları (TRT) İstiklal Marşının çalınmasıyla birlikte yayına geçti. Daha sonra anons yapılmadan Harbiye Marşı çalındı.
Marşın bitiminde Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzasıyla yayınlanan Milli Güvenlik Konseyinin bir numaralı bildirisi okunmaya başlandı. Bu bildiriyi beş bildiri daha izledi." Ve sonrası malum...
Ben yaşlardakiler bin dokuz yüz seksen öncesi öğrenciliğin ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Tabi ki On iki Eylül darbesini de.
O gece aynı evi paylaştığım üç arkadaş ile birlikte On iki Eylül Cuma günü saat On birde yapılacak olan "Maliyet Muhasebesi" sınavı için geç saatlere kadar çalışmıştık.
Yaklaşık saat üç gibi yatmaya karar verdik. Meğer o saatlerde Türkiye'de neler oluyormuş.
Aslında dört arkadaştan hemen hiç birimiz aşırı uçlarda yer almamış. Siyasete fazla karışmamıştık. Ancak hepimiz Okulumuzun derneği olan
"Akademi-Der." üyesiydik. Bu Dernekte Eskişehir Yurtsever Devrimci Gençlik Derneğine bağlıydı.
Üç arkadaşım kısa sürede derin bir uykuya dalmışlardı. Bense yapı itibariyle çok kolay uyuyamam. Hele ertesi gün önemli bir şey varsa.
Sabah ezanını dinlediğimi hatırlıyorum. Ezandan yaklaşık bir saat sonra bakkala giderek kahvaltılık bir şeyler almayı düşündüm. Sofrayı hazırlayıp arkadaşları uyandıracaktım.
Eskişehir'in Eski bağlar semtinde beş katlı bir apartmanın en üst katında oturuyorduk.
Bizimle aynı binada olan bakkalın dükkanı da en alt kattaydı.
Aşağı indiğimde bir sessizlik hissettim. Ancak dükkan açıktı. Kahvaltılık bir şeyler istediğimde ilk şaşkınlığı bakkalın sözleri ile yaşadım.
-Çabuk ne alacaksan al, hemen kapatıyorum.
-Neden? Neden açtın da, kapatıyorsun bu saatte?
Bakkal yüzüme baktı ve
"İnsaf ihtilal oldu haberin yok mu?"
Ciddi misin? Sorusu komşu bakkalı kızdırmıştı.
Bırak şimdi bunları da çabuk söyle ne istiyorsun?
Hemen bir şeyler aldım ve hızla evin merdivenlerini tırmandım.
Malum öğrenci hali:
İçeri girer girmez bağırmaya başladım. "Kalkın beyler... İhtilal olmuş"
İçeriden homurtular gelmeye başlamıştı. "Git işine ya, ne ihtilali, bırakmazsın ki biraz uyuyalım vs."
Hiç birini inandıramamıştım. Aklıma radyoyu açmak geldi. Ve açtım. Radyodaki marşları ve bildirileri duyan arkadaşlarım birer birer odalarından çıktılar.
Gariptir ama hepimiz bilinçli öğrenciler olmamıza rağmen. İhtilalin aynı zamanda sınavların ertelenmesi olduğunu düşünerek buruk bir sevinç yaşamaya başladık.
Oysa bu darbeden bizlerde nasibimizi alacaktık.
Biraz sonra hep birlikte evin terasında kahvaltıdaydık. Sohbet iyice koyulaşmıştı ki, Daha sonra hiçbir zaman izine rastlayamadığımız Bolu'nun Elmalı köyünden adaşım Fikret isimli arkadaş bizleri uyardı.
-Arkadaşlar kim de ne kitap varsa çıkarsın, hemen banyo sobasında yakalım.
-Tokatlı Mürsel: "Ben de bir kaç kitap var ama çok sakıncalı olduğunu düşünmüyorum."
"Olsun" dedi Fikret ne varsa hepsini yakmalıyız.
Hepimizden yaklaşık otuz kitap çıkmıştı. Sırayla banyonun sobasında bütün kitapları içimiz cızlayarak yaktık.
O zamanlar bırakın cep telefonunu evlerimizde bile telefon olmadığı için ailelerimizin bizden. Bizimde ailemizden haber alma şansımız yoktu.
O gün ve ertesi gün öylesine geçti. Radyo dinliyor. Terasa çıkarak etrafı seyrediyorduk.
Ara sırada İzmitli Soner'in gitarı eşliğinde hep birlikte şarkılar söylüyorduk. (Bu arkadaş şimdi Kanada'da yaşıyor ve maalesef artık Kanada vatandaşı .)

"İhtilalden bir müddet sonra Soner'den uzun süre haber alamadım.
Yaklaşık bir yıl sonra Kanada'dan gönderdiği mektupla onun yurt dışında olduğunu öğrendim.
Uzun süre mektuplaştık. Sık sık Anne ve babasını ziyarete gittim. Ta ki her ikisini de kaybedinceye kadar.
Sonra yıllarca birbirimizden haber alamadık. Yaklaşık bir yıl önce internet
aracılığı ile arkadaşımı tekrar buldum. Şimdi yabancı uyruklu bir kadınla evli evli çoluk çocuğa karışmış."
İkinci gün gece yarısı kapının gümlemesi ile uyandık.
Korkulu gözlerle kapıyı açtığımızda içeri giren askerler kimlik tespiti yapıp. Bizleri sorguladıktan sonra. Evi hallaç pamuğu gibi atarak arama yaptılar.Bir müddet sonrada ev temiz diyerek ayrıldılar.
O an çok rahatlamıştık. Çünkü daha sonra başımıza gelecekleri hiç birimiz bilmiyorduk.
İhtilalin kara yüzünü asıl ertesi gece ve sonrasındaki günlerde gördük.
Saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Ama yine sabaha karşıydı. Derin uykumuzdan ikinci gecede gümleyen kapı sesi ile uyandık.
"Ne oluyor?" Diyerek kapıyı ben açtım.
Karşımda sivil giyimli dört adam duruyordu.
Kapı açıldığında en önde duran kirli sakallı siyah giyimli adam bir taraftan eliyle beni iterek içeriye doğru yönelirken, aynı zamanda "Evde kaç kişi varsa ki dört kişi olduğunuzu biliyoruz. Salona gelsin ve arkasını dönüp ellerini duvara koysun" Diye bağırıyordu.
Sesler üzerine diğer üç arkadaşımda salona geldi.
O ara adama döndüm ve kimsiniz? Kimliğinizi görebilir miyiz? Diye sordum.
Adam:
Sen kimsin ki bana kimlik soruyorsun O..... çocuğu diyerek olanca gücüyle suratıma bir kaç tokat attı.
Neye uğradığımı şaşırmıştım.
Burnumdan akan kanları silmeme bile izin vermeden. Hepimize arkamızı dönüp ellerimizi duvara koymamız talimatını verdiler.
Çaresiz ne diyorlarsa yapmaya başlamıştık.
Üst araması yaptıktan sonra. Her birimizi ayrı bir odaya aldılar.
Bana yer kalmadığı için terasa götürdüler.
Yanımda terasa çıkan adamın bana vuran adam olmamasını diledim.
Ama Maalesef yine benim kısmetime o adam düşmüştü.
Belki de diğerlerinden birisi olsa da bir şey değişmeyecekti.
Adam yaklaşık yarım saat terasta beni sorguladı.
Arada küfürler savuruyor. İtip kalkıyordu.
Biraz sonra kapının açılıp kapandığını duydum.
Ardından bu ses iki defa daha tekrarlandı.
Anladığım kadarıyla benden önce arkadaşlarımı birer birer götürmüşlerdi.
İçeriye döndüğümüzde evin içindeki sessizlikten düşüncemin doğru olduğunu anladım.
Bir kaç dakika sonra yere diz çökmemi ve ellerimi arkamda bağlamamı istedi.
Önce gözlerimi siyah bir bezle bağladıktan sonra. Arkada birleştirdiğim ellerimi kalın bir iple bağladı.
Haydi yürü bakalım dediğinde artık etrafımı göremiyordum.
Biraz sonra konuşma seslerinden içinde bir şoförle birlikte bir kişi daha olduğunu tahmin ettiğim arabanın içine karga tulumba atıldım.
Yaklaşık on dakikalık bir yolculuktan sonra arabadan indik. İçeri girdiğimiz bina rutubet kokuyordu.
Sanki bu binayı tanıyor gibiydim. Önce Eskişehir Emniyet Müdürlüğü diye düşündüm.
Ancak biraz sonra koku o kadar yoğunlaştı ki. Bu defa farklı bir yere getirildiğimi düşündüm.
O kısacık anlarda aklımdan bir sürü şey geçmişti.
Öncelikle bir suçum yok fazla tutmazlar herhalde, yediğim dayakla kalacağım diye düşünürken, bir taraftan da ailem geldi aklıma.
Duyarlarsa kim bilir ne hale geleceklerdi.
İhtilal sabahından beri hiçbir şekilde haberleşemediğimiz için zaten mutlaka endişe içindeydiler.
Bir ara sesli düşünmüş olacağım ki, ağzımdan "Ah anacığım ah!"
Sözü çıktığında, okkalı bir küfür yedim.
Biraz sonra beni yalnız başıma bir odaya bıraktılar. Tahta bir sandalyeye oturtuldum.
Odada benden başka kimse, hatta başka bir eşya bile olmadığını hissediyordum.
Az sonra yan taraftaki odalardan gelen bağırma ve inleme sesleri ile irkildim. Arada bir tokat sesine benzer, hatta bir insanın kafası duvarlara vuruluyormuş gibi sesler geliyordu.
Bu duyduğum sesler, bir müddet sonra benim başıma gelecek şeylerinde farklı olmayacağının işaretiydi.
Acaba diğer arkadaşlarımda aynı yere mi getirilmişti?
Sorular, sorular, sorular...

Kafamı kurcalayan ve beni korkutan o kadar çok şeyi kısa süre de yaşamıştım ki...
Saati kestirmeye çalıştım. Her halde artık öğle saatlerine yaklaşıyorduk.
Birden kapı açıldı ve iki kişi konuşarak içeri girdi. Seslerden bir tanesinin beni getiren adam olduğunu anladım.

İlk soruyu aynı ses sordu:
Nasılsın aslanım? Yerin rahat mı?
Ne diyeceğimi bilemeyip cevap vermedim.
İkinci soru yanındaki adamdan geldi:
Kimsin sen? Adın ne?
Adım, ismim Mehmet Fikret diye cevap verdim.
Adam: "Peki soyad falan yok mu sende?" Diye garip bir soru sordu.
Var, var dedim. Soyadım Ünalan
Pis pis güldü, neyde ün aldın sen? Teröristlikte mi? Diyerek alaylarına devam etti.
Odada ki ilk tokadı, terörist falan değilim ben, dediğimde yedim.
Ardından ilk adam başımı okşar gibi yaptı ve "Böyle dayılık yaparsan, anlaşamayız seninle"
İkinci adam:
"Anlaşırız, anlaşırız hele biraz okşamaya başlayalım.
Bunlar sevgiden anlarlar. Vatanlarını, Milletlerini çok severler.
Kendileri de sevgi isterler tabi ki, sevmeden konuşmaya başlamazlar."
Dediğinde başıma gelecekleri anladığımdan metin olmaya çalıştım.

O arada yandaki odalardan gelen sesler artık çığlıklara dönüşmeye başlamıştı.
Bir kaç alaycı sorudan sonra adamlar gittiler. Belli ki daha ciddi anlamda bir sorgulamaya niyetleri yoktu.
Az sonra yan odadaki çığlıklar da önce azalmaya başladı. Sonra kesildi.
Akşama doğru kapı tekrar açıldı. İşte şimdi başlıyorlar diye düşündüğüm anda...

Bir ses:

Gel! Gel de al şunu diye seslendi.
Sonra ama sen bağlısın halen değil mi? Gelemezsin diyerek içeri girdi.
O ana kadar hiç görmediğim zayıf ince bıyıklı bir adamdı.
"Elinde bir tabak içinde bir kaç tane zeytin ve bir dilim ekmekle bir bardakta su vardı."
Önce yanıma gelerek, zayıf vücudundan beklenmeyen bir kuvvetle acıtarak ellerimi çözdü, gözümdeki bağı çıkardı.
Sonra kendince hayıflanarak "Temiz yüzlü bir çocuğa benziyorsun. Ne diye bulaşırsınız ki, böyle şeylere?" Diyerek söylendi.
Faydası olmayacağını bildiğim için cevap vermedim.
Elindekileri bıraktı ve çıktı.

Buraya geldiğimden beri saatler geçmesine rağmen hayretle açlık hissetmediğimi fark ettim. Zaten bu durumda kimin canı yemek isterdi ki...
Sonra açlık grevi yapıyorum zannederler de bir sıkıntı yaşarım düşüncesi ile bir kaç lokma aldım. Suyun tamamını içmedim. Biraz sonra içerim diye düşünmüştüm.
Fakat on beş yirmi dakika sonra aynı adam tekrar geldi. Ellerimi ve gözlerimi bağladı.
Yüzüme baktı: Suyu içmemişsin çok ararsın bunu diye konuştu.
Hayır sonra içerim dedim.
Ancak o umursamaz bir tavırla, geçti artık diyerek suyu da alıp gitti.
Az sonra bir daha gelerek eski bir battaniye bıraktı.
Bir tek battaniye ister üstüne yat. İster üstüne ört...
Ellerim ellerim dedim. Ellerim bağlı iken nasıl yatarım.
Adam gülümseyerek "Ben orasına karışmam, ellerinin çözülmesi gibi bir şansın yok" deyince biraz cesaretimi toplayarak, o halde battaniyeye yatmama yardımcı olur musunuz diye sordum.
Bir mengene gibi omuzlarımdan tutarak beni battaniyeye doğru sürükledi. Artık kuru bir battaniyenin üzerinde yatar durumdaydım.
Saatler sonra kolumdaki acıyla uyandım. Dışarıdan ışık alma şansım olmadığı için artık gece mi gündüz mü olduğunu kestirmem imkansızdı.

İçeri geldiklerinde beni uyur vaziyette bulmalarını istemiyordum.
Ama o kadar yorgundum ki, tekrar uyuyup kaldığımın farkına bile varmadım.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. İçeri kimsenin girdiğini duymamıştım.
Gözlerimi önce bir küfür arkasından suratıma inen tekmeyle açtım. Yüzümdeki kanı göremiyordum.
Ama aktığını hissediyordum. Suratımda anlatılmaz bir acı oluştu.

Tanıdığım ilk ses:
Beni sürükleyerek tekrar tahta sandalyeye oturttu ve elektrik anahtarını açarak yanıma geldi.

"Tanışma zamanıdır artık " Dedi ve gözlerimi açtı.
Loş ışıkta bir an göz göze geldik. Nefretle baktığımı hissetmiş olacak ki, saçlarımı kopartırcasına çekerek "Ne bakıyorsun öyle?" "Buradan sonra bir daha beni göreceğini ve hesap soracağını sanıyorsan aldanırsın
Diyerek öfkeyle sandalyeyi itti.
Sandalyeden yere düştüm. Bu defa boğazımdan tutarak beni yerden kaldırdı ve tekrar sandalyeye oturttu. Ve diyalog denirse aramızdaki ilk diyalog yeniden başladı.

-Hangi örgüt üyesisin sen?
-Hiç, hiç bir örgütten değilim, sosyal demokratım ben.
-Başlarım senin sosyal demokratlığına, bırak hikaye anlatmayı da söyle bakalım, hangi örgütün üyesisin?
-Yemin ederim. Hiç bir örgütten değilim, elime silah almadım. Olsa söylemez miyim?
Bu sözlerden sonra yerlerde yuvarlandığımı hatırlıyorum.
Adam, tekme, yumruk, kafa Allah ne verdiyse vuruyordu. Tam doğrulmaya çalışırken, yine yere indiriyordu.

Artık kendimi bırakmıştım.
Yaklaşık beş dakika süren dayak faslından sonra, yeni ve saçma sapan sorularla devam etti:
-Duvarlara yazı yazdın mı hiç? Hangi örgütün yazılarını yazıyordun?
-Yazmadım, hiç bir şey yazmadım duvarlara.
Yanımdan ayrılarak kapıyı açtı ve dışarıya doğru seslendi "Bir kutu yağlı boya getirin buraya,
içilecek kıvamda olsun"

Yapılan insanlık dışıydı. Yanındaki arkadaşı ile birlikte dakikalarca bana yağlı boya içirdiler.
İçtikçe kusuyordum. Kustukça dayak yiyordum. Kan ve boya yüzümde karışmıştı. Ardından
bir tas yoğurt getirdiler.

Birinci adam dışarı çıktı.
İkinci adam "İç bunu zehirlenip gebereceksin" Ne b.. olduğunu öğrenmeden "eşek cennetine" gideceksin diyerek yoğurdu bana içirdi. Midem alt üst olmuştu. İkinci adamda dışarı çıkınca dakikalarca böğürdüm.
Uzunca bir süre kimse gelmedi odaya. Bu ve benzeri işkenceler hemen her gün tekrarlandı.
Çok yerde okuyup, dinlemişsinizdir. Daha fazlasını anlatmak istemiyorum.
Ne kadar zaman, ya da kaç gün geçtiğini artık bilmiyordum. İnsanlığımdan çıkmıştım.

Yitirdiğim zaman kavramında bir müddet sonra, o odadan çıkartıldım. Ayağımı uzatamayacağım
kadar küçük zemini taş olan bir odaya battaniyemle birlikte terk edildim.
Artık yarı baygın haldeydim. Arada bu küçük odanın kapısı açılıyordu. Yüzünü göremediğim insanlar kuru bir kaç parça yiyecek, biraz su bırakarak gidiyordu.
Zaten artık doğru düzgün yeyip içemiyordum da.

Muhtemelen yüzümdeki kan ve boya izleri artık pisliğe dönüşmüştü. Bu karışımın kokusunu,odanın rutubet kokusu ile birlikte bir süre hissettim. Daha sonra onuda hissetmemeye başladım.
Gözümü açtığımda üstüm başım kir içinde, tanımadığım bir sokakta, parka benzer bir yerde yatıyordum. Zorlukla ayağa kalktım. Sanki yabancı bir kasabadaydım. Kurtulmuş muydum?
Beni bırakıp gitmişler miydi? Her şeye rağmen böyle olmasını diledim.
Sendeleyerek yürürken bir taraftan etrafıma bakmaya çalışıyordum. Evet burası Eskişehir değildi.

Cesaretimi toplayarak, yoldan geçen birisine sordum.
-Af edersiniz, burası neresi?
Adam garip bir şekilde yüzüme baktı ve
-Nerede olduğunu bilmiyor musun sen? Diye soruyla cevap verdi.
-Bilmiyorum, lütfen söyler misiniz?
Allah, Allah diye söylenen adam, ardından "Söğüt, Söğüt kasabası" Diyerek yanımdan uzaklaştı.

Şaşkınlık içindeydim:
Ama bir şeyler yapmam lazımdı. Bir an önce toparlanıp. Memlekete dönmeliydim.
Yine ailemi hatırladım. Perişan vaziyette olduklarını düşündüm.
Nasıl giderdim ki? Yanımda beş kuruş para yoktu. Böyle bir durumda polise, askere
giderek yardım istenir miydi? Hayır tekrar başımı derde sokmanın alemi yoktu...

Önce bir duvarın üstünde oturup, bir müddet dinlendim. Ardından bulduğum bir çeşmede elimi yüzümü yıkadım.
Ne olursa olsun, birinden yardım istemeliydim. Önce çalışmak geldi aklıma. Sonra bunun saçma bir fikir olduğunu düşündüm. Bu halde kim iş verirdi ki bana?

Sokak aralarında ürkek bir şekilde dolaşmaya başladım.
Bir iki sokak sonra dükkanının önünde duran yaşlı bir bakkal dikkatimi çekti.
Tereddütle yanına yaklaştım.

-Merhaba amca
-Aleykümselam evlat...Buyur ne istemiştin?
Önce sadece şey diyebildim...
Adam sanki anlamış gibi, beni rahatlatmak istercesine,
-Söyle bakalım bir derdin mi var? Deyince rahatladığımı hissettim.
-Evet, söylemek zor ama, ben buranın yabancısıyım, memlekete gitmem lazım ve beş
kuruş param yok, eğer bana yardımcı olursanız, sonra size posta ile iade edebilirim.

Adam, elini omzuma koydu ve gülümsedi. Onun bu tavrı ile iyice rahatlamıştım.
-Olur, olur evlat ama, iade etmek şartı hoşuma gitmedi.
-Ama, ama bilmiyorsunuz ki sorusu belki yersiz kaldı. Belli ki, yaşlı bakkal her şeyi anlamıştı.

Yine fazla konuşmama fırsat bırakmadan.
"Biliyorum yavrum, biliyorum, öyle bir dönemdeyiz ki, tam olarak anlamasam da başına bir şeyler geldiği belli, sen istersen bunu amcadan bir hayır olarak kabul et" Diyerek başımı okşadı.
Artık gözyaşlarımı tutamayarak, elini öpmek için sarıldım.
Adam elimi tuttu. Önce öptürmek istemedi. Sonra kalan gücümle zorlandığımı görünce elini uzatıp öpmeme müsaade etti.

Bir müddet sonra küçücük dükkanda, bana bir sofra hazırladı. Karnımı doyurduktan sonra, elime bile koymama nezaketini göstererek, beni memlekete kadar götürecek parayı cebime bıraktı.
Sonra yine kendinden bekleneni yaptı ve Ailen seni bu halde görmesin görünür yerlerdeki yaralarımın iyileşmesi için bir kaç gün beni evinde misafir etti.
"Beni eve getirdiğinde eşi de aynı duyarlık ve ilgi ile hatta daha da fazlası ile karşıladı. Bütün
diretmeme rağmen karı koca beni soyarak önce banyoya götürüp yıkadılar. Sonra yatağa yatırıp pansuman yaptılar. Utanmıştım. Psikolojim iyice bozulmuştu. Sürekli ağlıyordum ben ağladıkça onlarda benimle birlikte ağlıyorlardı. Bir ara kendilerininde bir oğulları olduğunu
ihtilalden sonra hiç bir haber alamadıklarını söyledi teyze. Beni kucakladı ve ne olur yapma
sende benim bir oğlumsun diyerek gözyaşlarına boğuldu. Onu daha fazla üzmemek için metin olmaya çalıştım. Üç dört gün sonra yaralarım iyileşmeye başlamıştı. En azından yüzümdekiler
sadece ufak lekeler halinde kalmıştı. Ve son gün çok zor bir vedalaşma oldu. Dakikalarca bir birimize sarılıp ağladık"

Yaşlı bakkal ve eşi vedalaşırken, ziyaretlerine geleceğime söz verdim.
Memlekete geldiğimde, sağ salim döndüğüme inanamıyordum. Bir çok insana göre çok şanslıydım.
Beni neden aldıklarını, neden sonra garip bir şekilde serbest bıraktıklarını halen bilmiyorum.
Eve geldiğimde, vücudumdaki bir kaç iz dışında yaralarım iyileşmişdi. Hiç kimseye bir şey anlatmadım. Bitkin, yorgun ve mutsuz halimi gördüklerinde, zor günler olduğunu. Arkadaşlarımın çok kötü şeyler yaşadığını söyleyerek sorularını geçiştirmeye çalıştım. Günlerce odama kapandım. Yemeğe bile çıkmadım. Daha sonra onları üzmemek adına elimden geldiğince kendimi toparlayarak. Tekrar insan içine karıştım.

Ailem o gün bir şeyler hissetmiş miydi? Bilmiyorum...
Ama ben sadece o gün değil yıllarca hiç kimseye bir şey anlatmadım.
Ta ki bir kaç ay önce şu an yirmi iki yaşında olan oğluma ve ablama anlatıncaya kadar, içimde
acı bir hatıra olarak kaldı.

Geçen zaman içinde "Bin dokuz yüz doksan iki yılında kaybettiğim" Adının İbrahim olduğunu
sonradan öğrendiğim merhum bakkal amcayı defalarca ziyaret edip hayır duasını aldım.
Nur içinde yat İbrahim amca, sen örnek bir insandın.
Ne çektiğim acıları bana yaşatan insanlık onurundan nasibini almayan On iki eylül cellatlarını,
ne de insanlık onurunun timsali olan seni hiç bir zaman unutmadım. Unutmayacağım...
"Bu arada İbrahim amca ve eşinin oğulları ile yıllar sonra tanışma fırsatım oldu, onun kurtulup anne ve babasına kavuşmuş olması sevindirdi beni"

Sevgili oğlum şimdi sözüm sana: Ben senin adını Barış koydum...
Sizler Türk gençleri olarak şunu unutmayın ki:
Bu güzel memleketin ve dünyanın On iki eylülün cellatlarına değil, İnsanlık onurunun timsali
Olan bakkal İbrahim amcalara ihtiyacı var.
O günleri yaşamadığınız için belki bize göre çok şanslısınız.
Ama biliyorum ki içinde yaşadığımız bu dönemde artık On iki Eylülü aratmıyor.

Onun için onurunuzdan, gururunuzdan hiç bir şey kaybetmeden, Ulu önderimiz Mustafa Kemal'in bize emanet ettiği laik, demokratik, Türkiye Cumhuriyetine sahip çıkın. Vatanın ve Millet'in bölünmez bütünlüğüne halel getirmeyin. Getirmek isteyenlere fırsat vermeyin. Hele dış mihrakların oyunlarına kesinlikle gelmeyin.
Şunu iyi bilin ki, o günlerde süper güçlerin sayesinde Ülkücü ve Devrimci diye karşı karşıya getirilen Anne ve babalarınız bu gün o günlerde oyuna getirildiklerinin farkındalar ve artık neredeyse omuz omuza bu vatana sahip çıkıyorlar.
Çünkü her ikisinin de kirletilen saf ve temiz emellerinde insanlık onuru, insanca yaşamak ve
Atatürk Cumhuriyetine sahip çıkmak vardı.
Yasal yollardan şaşmak kaydıyla bu görev sizlerde artık...

Mehmet Fikret ÜNALAN

Lütfen üye girişi yapınız.


Yazıya Yapılan Yorumlar

 

/v2011/index.php?option=com_content&view=article&id=4109&catid=67&Itemid=247 /v2011/index.php?option=com_content&view=article&id=4913&catid=67&Itemid=247 /v2011/index.php?option=com_content&view=article&id=5009&catid=68&Itemid=248 /v2011/index.php?option=com_content&view=article&id=5354&catid=67&Itemid=247 /v2011/index.php?option=com_content&view=article&id=5497&catid=67&Itemid=247 /v2011/index.php?option=com_content&view=article&id=8156&catid=67&Itemid=247

Sokakta Sanat Var

Sokakta Sanat Var “Sanata Dokunuyoruz” Devamını Oku

Bodrum Müzik Festivali

Bodrum Müzik Festivali Devamını Oku

Sanatta ‘Hareket’ var

Sanatta ‘Hareket’ var Devamını Oku

Antalya Film Festivali:“Ödüller sahiplerini buldu”

                           Cogitationis Poenam Nemo Meret KÜLTÜR SANAT  SİNEMA MÜZİK MODA  VASA VANA PLURİMUM SONANT  Sayfa no: 1  2  3    Antalya Film Festivali “Ödüller sahiplerini buldu”     Türkiye'nin sinemadaki en uzun soluklu festivali 54'üncü Uluslararası Antalya Film Festivali'nde 'En Devamını Oku

Kara Sevda Emmy aldı

Kara Sevda Emmy aldı Devamını Oku

Dünya Dans Günü.

dünya dans günü Devamını Oku

Sokakta Sanat Var Bodrum Müzik Festivali Sanatta ‘Hareket’ var Antalya Film Festivali:“Ödüller sahiplerini buldu” Kara Sevda Emmy aldı Dünya Dans Günü.
Online üyeleri görebilmek için üye girişi yapmalısınız

RADYO ŞİİR SANATI

Fortis et Liber

SANATIN ve DOSTLUĞUN ADRESİ

İSTEK YAP   İSTEK OKU   DUYURU

ATATÜRK KÖŞESİ

ÜYE OL - SİTEYE GİRİŞ

DOĞRU YAZMA SANATI

EDEBİYAT ATÖLYESİ


Labor Omnia Vincit

EDEBİYAT
 
ATÖLYESİ   

SANAT ATÖLYESİ

ŞİİR FALINIZ

HAFTANIN YAZISI

ATIŞMALAR

 

ATIŞMA

Gelin Hep Beraber
Bir Dörtlük de Siz Yazın

Atışma Şiir Nedir?

Diğer Atışmalar

GÜNÜN İNCİLERİ

GÜNÜN SEÇKİLERİ

HAFTANIN SEÇKİLERİ

AYIN SEÇKİLERİ

YILIN ŞİİRİ / ŞAİRİ

SEÇKİ ÖLÇÜTLERİ

SİTE KURALLARI

ÜYE KİTAPLARI

GİRNE - K.K.T.C. ÖZEL

GEÇMİŞ ZAMAN

SON ÜYELER

ÖZLÜ SÖZLER

"

Hatırlamak için yavaşlar, unutmak için hızlanırız. Dr. Albert CAMUS

"


MAKALE

Kalem dost mu düşman mi?
21.05.2019                

Ölülerin s/ulağında geniş acılı yangınlar… Belki de bir hurafe mutluluk, o kaygı eşiğini geçemediğin elemin de ezikliği ...

Devamı...    

                     Tum Makaleler                    

ÖYKÜ


BorÇluyuz daha Çok yaŞamaya
20.05.2019                .

.
‘’Oysa ne kadar emin kendinden gece! Gören bir yetişkin… Sürekli yenileyen ve yenilenen, ölümü unutmadan yaşama tutkun dinginl ...

                                                   
Devamı...

                     Tum Oykuler                    

 

DENEME

Halay çekerken dikkat edilmesi ge
23.05.2019                  .

Malum yaz ayları eli kulağında geldi gelecek... Yaz geldi mi düğünler zirve yapar haliyle... Düğünlerin en önemli ögelerinden birisidir...

                                                                       Devamı... 

                     Tum Denemeler